11 Mayıs 2014 Pazar

Rus dış politikasında “etnik kart” ve Azerbaycan

31.05.2011 12:15 Yerel saatı | 09:15 Dünya saatı

Günümüzde etnik yapı uluslararası ilişkilerde dış politikanın en önemli araçlarından birine dönüşmüştür. Hazırda dünyanın çeşitli bölgelerinde etnik bölücülüğün ciddi ivme kazanması etnik faktörün dış politikadaki önemini güçlendiren süreç gibi değerlendirilebilinir. Bu çerçevede Rus dış politikasının için de etnik faktör hem genel anlamda, hem de Azerbaycan özelinde ciddi önem arz etmektedir.

1999 yılının verilerine göre, Azerbaycan nüfusunun % 90,6`nı (7 205 500) Azerbaycanlılar, %2,2`si (178 000) Lezgiler, %1,8`i (141 700) Ruslar, %1,5`i (120 700) Ermeniler, %1,0`ı (76 800) Talışlar, %0,6`sı (50 900) Kafkasya Avarları, %0,5`i (43 400) Ahıska Türkleri, %0.4’ü (30 000) Tatarlar, %0,4`ü (29 000) Ukraynalılar, % 0.2`si (15 900) Sahurlar, %0,2`si (14 900) Gürcüler (İngiloylar dahil), %0.2`si (13 000) Kürtler, % 0,13`i (10 900) Tatlar, %0,1`i ( 8 900) Yahudiler, %0.05`i (4 100) Udinler, %0,12`si (9 600) ise diğer etnik gruplar oluşturmaktadır.
Bu genel yapı içerisinde Rusya 1991 yılından sonra etnik faktörden post Sovyet alanında kendi etkisini korumak ve daha da güçlendirmek için yararlanmaktadır. Moldova`da Dnester, Gürcistan`da Acaristan, Abhazya ve Güney Osetya`da ki etnik çatışmalarda Rusya`nın uyguladığı politika, kendi dış siyasetinde bu faktöre büyük önem verdiğini göstermektedir. Rusya “Azerbaycan`ın federalleşmesi ve bölünmesi” çerçevesinde etnik faktörleri Bakü yönetimine karşı kullanmaktadır.
Azerbaycan açısından ise Rusya`nın etnik faktörü kullanmasında Ermeni faktörü önemli yer tutmaktadır. Moskova`nın tarihi müttefiki ve Rusya`daki 7. büyük azınlık olan Ermeni etnik faktörünün Karabağ konusunda nasıl kullanıldığı konusu iyi bilinen bir husustur. Rusya`nın 1993’de Elikram Hümbetov aracılığıyla kullanmak istediği Talış faktörü ise bölgedeki halkın buna direniş göstermesi ve Azerbaycan yönetiminin kararlı tutumu sonucunda başarısızlıkla sonuçlanmıştır. Fakat Rusya`nın Azerbaycan`da Talış devleti kurmak isteyen Fahreddin Aboszodo`ya siyasi sığınma hakkı vermesi ve 2010 Mayıs ayında stratejik hedeflerinin Azerbaycan dahilinde Talış devletini kurmak olduğunu ilan eden Talış harekatını kurmasına imkan yaratması Moskova`nın bu faktörü halen kullandığını göstermektedir.
Etnik faktör Kuzey Kafkasya bağlamında da Rusya-Azerbaycan ilişkilerinde hem riske neden olmakta, hem de fırsatlar yaratmaktadır. Rusya`nın ilişkilerde etnik faktörleri Azerbaycan`a karşı baskı aracı gibi kullanması, Azerbaycan açısından ciddi risk yaratmaktadır. Rusya “Lezgistan” ve “Acaristan” projelerini öne sürerek Azerbaycan`a karşı toprak iddialarını gündeme getiren oluşumlara dolaylı destek vermektedir. Bunlar arasında 1990 yılında kurulan ve Azerbaycan`ın Guba, Gusar ve Haçmaz bölgelerinin silah gücü ile Dağıstan`a birleştirilmesini amaçlayan “Savdal”ı (Birlik) örnek gösterile bilinir. Ayrılıkçı “Sadval” teşkilatının 1995 yılında Ermenistan gizli servisi ile işbirliğine girerek Bakü`de terör eylemi yapması bu bağlamdaki tehlikenin büyüklüğünü ortaya koymak bakımından özel bir örnektir. Bölgede yaşayan Azerbaycanlılara baskı ise, iki ülke arasındaki ilişkileri olumsuz yönden etkilemektedir. Rusya ve Dağıstan hükümetinin bu yöndeki çabaları ise dikkat çekicidir. Diğer taraftan etnik ayrılıkçılık sorunu iki ülke ilişkilerinde işbirliği için yeni fırsatlar yaratmaktadır. Öyle ki, Kuzey Kafkasya`da ki Azerbaycanlılar Rusya-Azerbaycan ilişkilerinin gelişmesinde yapıcı bir rol oynaya bilir. Bu faktör aynı zamanda Azerbaycan`ın bölgedeki etkisini güçlendirici role sahiptir.
Dr. Nazim CAFERSOY
Kafkasya Uluslararası İlişkiler ve Stratejik Araştırmalar Merkezi (QAFSAM-www.qafsam.org) Analisti
F.V

Rusya`nın Kuzey Kafkasya Politikası ve Azerbaycan – 9


26.05.2011 13:15 Yerel saatı | 10:15 Dünya saatı

E) Kuzey Kafkasya: Riskler ve fırsatlar (5)

d) Jeokültürel risk ve fırsatlar (2)
Rusya-Azerbaycan ilişkileri içerisinde jeokültürel faktörlerin bir diğer önemli yönünü de ulusal/etnik faktördür. Genelde ulusal/etnik faktörün uluslararası ilişkiler sisteminde artan rolünü 1648’de Avrupa’da imzalanan Westfalya anlaşmasıyla başlatabiliriz. Bu anlaşma ile egemen ulus-devlet modeline dayanan uluslararası sistemin temeli koyulmuştur. 1789’daki Fransız devrimi milliyetçiliği siyasi ideoloji gibi gündemin ana konusu haline getirerek ilk önce Fransa’da, daha sonraları ise Napolyon savaşları Avrupa’nın geri kalan kısmında milli devlet oluşmasında önemli rol oynadı.
20. yüzyılda ABD Başkanı Woodrow Wilson tarafından “milletlerin kendi kaderlerini tayin etme” ilkesi ile tanımlanan karakterize edilen bu milli-etnik faktörü sömürgecilere karşı Orta Doğu, Asya ve Afrika`da ki milli özgürlük mücadelelerinin esas yönünü oluşturdu. Uluslararası sistemin esas oyuncularının ulus devletler olduğunu savunan bu gelişmeler milli-etnik faktörü dış siyasetin önemli araçlarından biri haline getirdi.19. yüzyılda gündeme gelen Pangermanizm ile Panslavizm ve 20. yüzyıldaki Türkçülük ve Pan-Arabizm gibi siyasi eğilimler milli-etnik faktörün önemini daha da artıran örneklerdir. Bunun yanı sıra, Nazi Almanya’sının dayandığı rasyonel-sosyalist ideolojide Alman ırkçılığının esas yeri tutması ise yaklaşık 50 milyon insanın ölümü ile sonuçlanan İkinci Dünya Savaşının çıkmasının başlıca nedenlerinden sayılmaktadır.
Soğuk Savaş döneminde milli-etnik faktör ABD ve SSCB arasındaki uluslararası mücadele ve rekabetin en önemli araçlarından birini oluşturuştur. SSCB bu süreçte ABD’deki Slav kökenlerinin yanı sıra etnik Ermeni ve Yunan lobilerinin Washington yönetimi üzerindeki etkisinden yararlanmaya çalışırken, ABD de Komünist blokta, özellikle SSCB’de milli-etnik faktörleri daha da öne çıkarmak için çaba gösterirdi. Milli-etnik faktör aynı zamanda Yugoslavya ile SSCB’nin dağılması sürecinde esas rollerden birini oynadı. 1991 yılından sonra milli-etnik faktör uluslararası ilişkiler sisteminde önemi ve popülerliği giderek artan konulardan biri haline geldi. Bugün hem küresel bağlamda, hem de SSCB açısından milli-etnik gerilimler en büyük uluslararası sorunlardan biri gibi değerlendirilebilir.
Rusya ve Azerbaycan arasında etnik faktörün rolünü ve Kuzey Kafkasya`nın konumunu değerlendirmek için ilk önce bu iki ülkenin etnik yapısının genel durumunu ortaya koymak gerekmektedir. Lenin`in “milletler hapishanesi” gibi tanımladığı Çarlık Rusya’sı ile çok uluslu ve çok etnikli SSCB’nin mirasçısı konumundaki Rusya bugün de bu yapısını devam ettirmektedir. 2010 yılında ülkede yapılan nüfus sayımının ilk sonuçlarına göre, Rusya`da 142 milyon 905 200 kişi yaşamaktadır. Bu sayımın ülkedeki etnik yapıya ilişkin sonuçları henüz açıklanmadığından değerlendirme için 2002 yılındaki sayım sonuçlarına bakıldığında Rusya nüfuzunun %79,8’ i Ruslardan oluşsa da, ülkede 194’den fazla etnik grubun temsilcisi yaşamaktadır. Yine 2002 yılının verilerine bakıldığında Rusya’da yaklaşık 1 milyon 130 491 Ermeni (ülkede sayıca 7. büyük azınlık) ve 622 000 Azerbaycanlı (13. büyük azınlık) yurttaş gibi yaşamaktadırlar. Genelde Azerbaycan`dan buraya çalışmak için gelenlerle birlikte Rusya`da ki Azerbaycanlıların sayısının 2 milyona ulaştığı geniş yayılan bir düşüncedir. Yine aynı bağlamada Ermenistan`dan buraya çalışmak için gelenlerle birlikte Rusya`da ki Ermenilerin de toplam sayısının yaklaşık 2,5 milyon civarında olduğu düşünülüyor.
Çok etnikli Rusya`nın Kuzey Kafkasya bölgesi toplam sayıları yaklaşık 100’e ulaşan etnik azınlıkla sadece ülkenin ve Avrasya`nın, hatta dünyanın en heterojen bölgelerinden biri sayılabilir. 2002 yılı nüfus sayımı verilerine göre, halen Kuzey Kafkasya federal bölgesinde yaklaşık 135 bin Azerbaycanlı yaşamaktadır. Bunların esas bölümü, yani 111 656’sı Azerbaycan`la doğrudan sınırda yerleşen Dağıstan`da yaşamaktadır. Bu nüfus Dağıstan toplam ahalisinin yaklaşık %18’i oluşturuyor. Bundan başka Rusya`da yaşayan 814 473 bin Avar`ın %93,1’i, 411 535 bin Lezgi` nin %81,8’i, 10 366 bin Sahurun %78, 8’i Dağıstan`da yerleşmiştir.
Dr. Nazim CAFERSOY
Kafkasya Uluslararası İlişkiler ve Stratejik Araştırmalar Merkezi (QAFSAM-www.qafsam.org) Analisti
F.V.

İran ve Ortadoğu Olayları - 2


21.05.2011 13:15 Yerel saatı | 10:15 Dünya saatı
Ortadoğu'daki olaylar İran için aynı zamanda belli riskler yaratmaktadır.
Öncelikle, ülkelerde iktidar değişikliği ve kargaşaların ortaya çıkmasında İran'a özgü otoriter yapı, yolsuzluk, yoksulluk ve işsizliğin güçlü olması gibi nedenlerin de etkili olması resmi Tahran'da rahatsızlık yaratmaktadır.
İran rejimi için iç politik bağlamda bu rahatsızlığın üç temel kaynağı vardır: 1- Muhafazakarlar ile Reformcular arasındaki mücadele, 2- Etnik sorunların kabarması tehlikesi, 3 -Muhafazakarların kendi arasında dini lider Ayetullah Hamaney ile Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinejad çekişmesi.
Bunlardan birincisi 1990'ların sonundan itibaren başlayan ve en sert şekilde devam eden muhafazakarlarla reformcular arasındaki iktidar mücadelesidir. Ülkede zaten gergin olan ve özellikle son cumhurbaşkanlığı seçimlerinden sonra açıkça ve sert biçimde ortaya çıkan bu mücadelede Ortadoğu'daki süreçten faydalanmaya çalışıyor.
Öyle ki, Musevi ve Kerrubi`nin öncülük ettiği "Yeşil muhalefet" 1,5 yıllık aradan sonra ilk kez bu yılın Şubat ayında Ortadoğu'daki gelişmeleri gerekçe göstererek kitlesel gösteriler yapmaya muvaffak oldu. Ancak muhalefetin bu aktifliyi iktidar tarafında sert önlemlerle engellendi, Musevi ve Kerrubi ev hapsine alındı, onlara desteğini gizlemeyen Haşimi Rafsancani`nin kendisi ve yakınları İran hakimiyetindeki önemli görevlerini kaybettiler.
Ortadoğu`daki gelişmelerin İran'daki rejimine yarattığı ikinci tehlike de kendini ülkede etnik sorunların kabarması şeklinde gösterebilir. Tahran yönetimi kabul etmese de, İran'da etnik sorunu en önemli sıkıntılardan biri olduğu biliniyor. Ancak Ortadoğu olaylarından sonra artık bu sorunun da İran'da iktidar değişikliği için aktif araç olarak kullanılacağına dair ciddi resmi beyanlar gündeme gelmeye başladı. Öyle ki, 2 Mart'ta dini lider Hamaneyi`ye yakınlığı ile bilinen İran Devrim Muhafızları Ordusu`nun İstihbarat Teşkilatı ülkede yeni gerginliğin etnik zeminde olabileceğine dair açıklama yaptı.
İstihbarat servisi İran Devrim Muhafazacıları İstihbarat Teşkilatı açıklamada, ABD’nin bu yıl içinde İran'da "kadife devrimi" yapmak niyetinde olduğunu iddia etti. "Fars` ajansın Mart ayında İstihbarat Başkanı Hüseyin Taib`in 2 Mart'taki konuşmasına istinaden verdiyi haberde, ABD`nin ülkenin kuzeybatı ve güneydoğu bölgelerinde etnik ve dini faktörlerden kullanarak yeni darbe planları hazırladığı iddia etmiştir.
İran'da muhafazakarların kendi arasında Hamaney-Ahmedinejad çekişmesi ülkede siyasal sistemin geleceği açısından yeni riskler yaratan bir diğer husustur. Bu çekişmenin esas sebebi Ahmedinejad’ın İran'da tüm sistemi tam kontrol etmek ve Hamaney`in buna direnmesi ve kendi belirleyici konumunu korumak istemesi oluşturmaktadır.
Nitekim Cumhurbaşkanı Ahmedinejad`ın İran İstihbarat bakanının görevden alınması ve bazı bakanlıkları kaldırma çabalarına Hamaneyi`nin sert tepkisi, parlamentonun cumhurbaşkanına muhalif kanadının direnişi bu çekişmenin siyasal sistemdeki yansımaları gibi değerlendirilmektedir.
Yine taraflar birbirine medya üzerinde karşılıklı saldırılar yapıyorlar. Şimdilerde giderek güçlenen ve esasen siyasi ve bürokratik makamların kontrolü üzerinde yoğunlaştığı gözlemlenen Hamaney-Ahmedinejad çekişmesinin uzun vadede ise sokaklara taşması mümkündür.
Ortadoğu'daki gelişmelerin İran'ı rahatsız eden ikinci boyutu ise müttefik ülkelerde, örneğin Suriye`de ortaya çıkan olaylardır. Suriye yönetimine karşı yapılan bu siyasi protestoların İran'a yakın Beşar Esad hakimiyetini devirmesi İran'ın bölgedeki gücünü zayıflatıcı gelişme olarak değerlendiriliyor.
Bu durumdan rahatsız olan İran Tunus, Mısır, Bahreyn ve Yemen gibi ülkelerdeki protestolara destek verirken, Suriye`deki olayları fitne ve İran`a baskı yapma amaçlı çabalar olarak nitelendirmektedir. Nitekim son olarak İran Parlamentosu Araştırma Merkezi'nin hazırladığı raporda da Suriye`de baş veren olayların İsrail ve ABD tarafından yapay biçimde yaratıldığı bildirilmektedir.
Durumdan rahatsız olan Tahran yönetimi Suriye’deki olayların ülkeye yansımaması için devlet medyasına sansür uygulamaktadır.
Batı'nın Libya`ya karşı kullandığı müdahale nedenlerini İran`a saldırı ihtimalini güçlendiren bir diğer gelişme olması Tahran yönetiminin rahatsız eden üçüncü boyut gibi değerlendirilebilir. Batı Kaddafi yönetiminin halka karşı güç kullandığını gerekçe göstererek Libya karşı BM kararı almış ve ardından askeri araçları devreye sokmuştur.
İran rejiminin otoriter niteliği ve muhalefete yönelik baskıcı tutumu dikkate alındığında bu sürecin İran`a askeri müdahale ihtimalini güçlendirdiği kabul edilebilir. Bu bağlamda ABD'nin bölgedeki iktidar değişikliklerine verdiği desteği bir anlamda bölge halkların gözünde meşruiyetini kaybetmiş rejimleri daha meşru iktidarlara değiştirerek İran`a müdahale için uygun bölgesel ortam hazırlama çabası olarak da değerlendirmek mümkündür.
Nitekim İran Parlamentosu Araştırma Merkezi'nin Nisan ayının son haftası hazırladığı analitik raporda “ABD, İngiltere, Fransa ve bölge ülkelerinden Suudi Arabistan`ın halk isyanlarını kullanarak süreci istedikleri yöne yöneltmek istedikleri” vurgulanıyor.
Son olarak yeni rejimlerin Filistin meselesinde İsrail'e karşı nispeten daha sert tavır alması (artık Mısır bunun bazı işaretlerini veriyor) İran'ın bu sorunu kullanarak bölgede nüfusunu güçlendirme olanaklarını sınırlayabilir.
Dr. Nazim CAFERSOY
Kafkasya Uluslararası İlişkiler ve Stratejik Araştırmalar Merkezi (QAFSAM-www.qafsam.org) Analisti

İran ve Ortadoğu Olayları - 1


19.05.2011 11:00 Yerel saatı | 08:00 Dünya saatı
Ortadoğu'daki hâkimiyet değişiklikleri İran'ın da merceği altındadır.
İran yönetimi başından itibaren Tunus, Mısır, Bahreyn ve Yemen'deki politik protestolara ve değişiklik taleplerine açık destek vermiştir. Resmi Tahran bu olayları genel anlamda "ABD'nin kölesi diktatörlerin halkın İslami uyanışı ile devrilmesi gibi tanımlamakta ve bu süreçte İran İslam devrimini ilham verici kuvvet olduğunu" iddia etmektedir. İran bu ülkelerin aynı zamanda Filistin meselesinde İsrail'e karşı sessiz kalarak halkın hoşnutsuzluğuna sebep oldukları için bu kaderle karşılaştıklarını vurguluyor.
İran'da Mir Hüseyin Musevi ve Mehdi Kerrubi`nin öncülük ettiği "Yeşil muhalefet" de bu ülkelerde yaşanan olayları ve iktidar değişikliklerini destekleyici tutum ortaya koymuştur. İran muhalefeti aynı zamanda bu süreçlerin ülkedeki siyasi rejimin yenilenmesi açısından bir uyarı olması gerektiğini belirtmektedir. Muhalefet bölgedeki gelişmeleri kendi siyasi faaliyetlerini güçlendirmek için yeni bir etken olarak değerlendirmiş ve bu çerçevede ülkede hem Ortadoğu'daki hakimiyet değişikliklerini desteklemek, hem de kendi siyasi taleplerini yeniden gündeme getirmek için gösteriler yapmıştır.
İran'ın Libya ile ilgili tutumunda ise iki husus dikkati çekmektedir. İran başından itibaren pek iyi ilişkilerinin olmadığı ve son yıllarda ABD ile yakın ilişkiler kuran Libya lideri Muammer Kaddafi'nin halka karşı silah kullanmasına karşı çıkmıştır. İran Dışişleri Bakanlığı Basın Sekreteri Ramin Mihmanperest 22 Şubat yaptığı açıklamada "halkın İslami uyanışı nedeniyle ortaya koyduğu haklı talepleri desteklediklerini belirtmiş, Kaddafi`nin halka karşı silah kullanımını kınamış, uluslararası kamuoyunun ve kurumlarının bu süreç karşısında sessiz kalmamasını" istemişti. Hatta İran Cumhurbaşkanı Mahmut Ahmedinejat bu nedenle Kaddafi yönetiminin cezalandırılması gerektiğini kaydetmişti. Ancak Mart ayında Libya karşı Batının müdahalesi başladığında İran yetkilileri “bunun sömürgeciliğin modern biçimi olduğunu belirten” açıklamalar yaptılar.
Mevcut koşullarda Ortadoğu'daki olaylar İran açısından hem fırsatlar yaratmakta, hem de risklere neden olmaktadır. Ortadoğu`daki olayların İran için yarattığı fırsatlar bir kaç noktada toplanabilinir. Öncelikle, İran için Ortadoğu'daki değişimin geleneksel olarak ABD ile yakın ilişkileri olan rejimleri sarsması önemli olumlu gelişmelerden biridir. İkincisi, İran bu olayların kendisine ideolojik üstünlük sağlama olanağı verdiğini düşünmektedir. Öyle ki, İran bölgedeki değişikliklerde İslam devriminin etkili olduğu retoriğini kullanmak için uygun ortam elde etmektedir. Bu bağlamda, iktidar değişikliği olan ülkelerde İslami eğilimli politik güçlerin (örneğin Tunus'ta İslam Partisi'nin, Mısır'da Müslüman Kardeşlerin) siyasal sisteme etkisinin artması İran için olumlu faktör sayılabilir. Üçüncüsü, yine bu çerçevede iktidar değişiklikleri İran'ın bölgede Bahreyn, Katar ve Suudi Arabistan gibi ülkelerdeki Şii nüfus üzerinde etkinliğini artırarak "Şii jeopolitik kuşağı" oluşturma imkânlarını güçlendirmektedir. Bu bağlamda, İran özellikle Bahreyn`deki olayları organize ettiği yönünde iddialar da zaman-zaman gündem gelmektedir. İran ise Bahreyn`e Suudi Arabistan liderliğindeki bir askeri müdahaleye sert tepki vermiştir. Hatta İran Parlamentosu’ndaki İslam Devrimi fraksiyonun lideri Ruhullah Hüseyinyan Bahreyn`deki olayları ve Suudi Arabistan'ın tutumunu gerekçe göstererek Bahreyn`e askeri müdahale yapılmasını önerdi. Yine Nisan ayının son haftası İran Parlamentosu Araştırma Merkezi'nin hazırladığı raporda bölgede değişiklikler dalgasından Azerbaycan`ın da etkilene bileceği ve Tahran yönetimin bu konuda da gerekli önlemleri alması istendi. Dördüncüsü, bölgede istikrarsız durum dünyadaki petrol ve gaz fiyatlarını artırarak İran gelirlerini yükseltiyor. Bu gelişme iktisadi sorunları olan İran`a ciddi ekonomik fayda sağlamaktadır.
Dr. Nazim CAFERSOY Kafkasya Uluslararası İlişkiler ve Stratejik Araştırmalar Merkezi (QAFSAM - www.qafsam.org) analisti
F.V

Rusya'nın Kuzey Kafkasya Politikası ve Azerbaycan - 7

06.05.2011 14:30 Yerel saatı | 11:30 Dünya saatı
Kuzey Kafkasya: Riskler ve fırsatlar -3 
c) Jeoekonomik risk ve fırsatlar
Ekonomik faktör her zaman bağlamda devletlerarası ilişkilerin ve uluslararası sistemdeki güç mücadelesinin en önemli unsurlarından biri olmuştur. Soğuk savaş döneminde Batı ve Doğu blokları arasındaki uluslararası rekabetin esas ekseninin ideoloji olması ekonomik faktörün önemini gölgelese de, iki blok arasındaki mücadelenin kaderini Doğu bloğunun lideri SSCB'nin ekonomik sorunları tespit etti. Bu süreçte Doğu bloğunun, özellikle de SSCB`nin ekonomisinde oluşan sorunlara kıyasla daha güçlü ekonomiye sahip Batı bloğu ve ABD kazanan taraf oldu. SSCB'nin dağılmasından sonra Rusya`daki ekonomik sıkıntılar bu ülkenin uluslararası sistemdeki "süper güç" rolünü kaybetmesinin temel nedenlerinden birini oluşturdu. Bu bakımdan 1991 yılından beri Rusya'da görev yapan devlet başkanları Boris Yeltsin, Vladimir Putin ve Dmitri Medvedev için ülkenin ekonomik gücünü yeniden inşası en önemli hedeflerden oldu. Geçen dönemde ülkede gerçekleştirilmeye çalışılan ekonomik reformlar da bu amaca ulaşılmayı hedeflemiştir. Rusya yönetimlerinin "Breton Woods" sistemine entegre ede bilmek için attığı adımlar, G-8 üyeliği, 1993 yılından itibaren Dünya Ticaret Örgütü'ne üye olmak için gösterdiği ısrar Rusya'nın güçlü ekonomiye sahip olma hedefinin dış stratejik boyutunu oluşturmuştur. Kremlin yönetiminin devletlerarası ekonomik ilişkilere artan ilgisi, silah ihracatının çeşitli ülkelerle işbirliğinin temel yönlerinden birine dönüşmesi ve en önemlisi "enerji süper gücü" olmak için gösterdiği özel girişimler Rusya açısından ekonomik etkenin dış politikada öneminin kavranması açısından önemli örnekler sayılabilir.
Rusya'nın çağdaş uluslararası ilişkiler sisteminde jeoekonominin öneminin artmasıyla paralellik arz eden bu tutumu Azerbaycan'la ilişkilerinde de büyük öneme haizdir. Tarihsel olarak Rusya için Azerbaycan'ın jeoekonomik önemi özellikle enerji unsuru açısından en önemli boyutlardan biridir. Azerbaycan petrolünün 19. yüzyılda Rusya Çarlığı tarafından keşfedilen bu önemi, 20. yüzyılda Bolşevik devriminin yaşaması ve SSCB'nin Nazi Almanya`sı üzerinde zafer kazanmasında oynadığı eşsiz rolle da kanıtlanmıştır. Enerji süper gücü iddiasını güçlü bir şekilde ortaya koyan Rusya Federasyonu için de Azerbaycan büyük petrol ve gaz rezervlerinin yanı sıra, stratejik öneme sahip transit ülke gibi önem taşımaktadır.
Ancak Rusya ile Azerbaycan arasında ekonomik ilişkiler sadece enerji ile sınırlı değildir. 19. yüzyıldan beri ortak ekonomik düzleme ve SSCB'nin planlı ekonomik mirasına dayanan bu ilişkilerin başka önemli yönleri de var. Rusya için Azerbaycan ekonomik pazar, silah sata bileceği zengin müşteri, kuzey ile güneyi karadan birleştiren ülke olarak da öneme sahiptir. Azerbaycan için ise Rusya 140 milyonluk büyük bir pazar, en büyük ticaret ortaklarından biri ve yaklaşık 2 milyon Azerbaycanlının çalıştığı ülke olarak önem arz ediyor.
Belirtilen unsurlar çerçevesinde, Kuzey Kafkasya jeoekonomik bağlamda da Rusya-Azerbaycan ilişkilerinde önemli yönlerden birini oluşturuyor. Bölge Rusya-Azerbaycan ekonomik ilişkilerinde hem riskler yaratmakta, hem de fırsatlar da sağlamaktadır. Kuzey Kafkasya’daki güvenlik sorunları neden olduğu problemi yapı Rusya-Azerbaycan ekonomik ilişkileri açısından yarattığı riskler kendini genellikle iki yönde gösteriyor. Öncelikle bölgede istikrarsız durumun mevcutluğu ve sürekli yaşanan terör gösterileri iki ülke arasındaki kara yolunun kullanımını tehlikeye koyarak normal ekonomik ilişkilerin gelişmesine engel olmaktadır. İkincisi ve daha da önemlisi, Kuzey Kafkasya meselesi Rusya ve Azerbaycan arasında zaman-zaman gerginliğe neden olarak, yalnızca siyasi ve güvenlik ilişkilerine değil, aynı zamanda da ekonomik ilişkilere de ciddi zarar veriyor. Öyle ki, Rusya bazen Kuzey Kafkasya konusunda resmi Bakü'nün tutumunu neden olarak göstererek Azerbaycan'a ekonomik ambargo uygulamış ve bu ülkede çalışan 2 milyon Azerbaycanlı üzerinde baskıları artırmıştır. Esasen birinci ve ikinci Rus-Çeçen savaşlarında ortaya konulan bu tavır halen Rusya'nın Azerbaycan'a karşı önemli ekonomik baskı araçlarından biri olarak kalmaya devam ediyor.
Diğer taraftan Kuzey Kafkasya Rusya-Azerbaycan ekonomik ilişkilerinde önemli fırsatlar da yaratıyor. Öncelikle Kuzey Kafkasya Rusya için Kafkasya'nın en büyük ve en zengin ülkesine ekonomik köprü anlamını taşımaktadır. Bunun yanı sıra Azerbaycan'ın İran ile komşu olması Moskova yönetimine Rusya-İran ilişkilerinin ekonomik gelişimi için coğrafi köprü imkânı sağlamaktadır. Kuzey Kafkasya Azerbaycan için ise hem doğrudan 140 milyonluk Rusya pazarına, hem de toplamda yaklaşık 60 milyonluk Ukrayna, Beyaz Rusya ve Baltık ülkeleri pazarlarına giriş kapısı işlevine de sahiptir. İkincisi, Kuzey Kafkasya'nın sosyo-ekonomik durumu Rusya ile Azerbaycan arasında ekonomik işbirliğine önemli ivme yaratabilir. Bölgenin enerji ihtiyacının Azerbaycan tarafından sağlanması ve bölgeye Azerbaycan sermayesinin yatırılması Kuzey Kafkasya'nın sorunlarının çözümünde Rusya'nın ortaya koyduğu "Kuzey Kafkasya'nın Sosyo-Ekonomik Gelişim Stratejisi–2025" programının gerçekleşmesini kolaylaştırabilir. Azerbaycan açısından ise bu adım istikrarsızlık üreten durumu ile çeşitli riskler yaratan sınır komşusu bölgede durumun normalleşmesi ve önemli ekonomik gelirler sağlanması açısından yararlı olabilir. Rusya'da önümüzdeki 7 yıl içinde Kuzey Kafkasya'nın sosyo-ekonomik durumuna olumlu etki göstermesi beklenen Soçi–2014 Olimpiyatları ve 2018 Dünya Futbol Şampiyonası gibi mühim uluslararası müsabakaların Rusya`da yapılacak olması ve bu çerçevede ciddi ekonomik projelerin gündeme gelmesi ise Azerbaycan sermayesinin bölgeye ilgi göstermesine önemli bir teşvik niteliği sağlamaktadır.
Kuzey Kafkasya Rusya-Azerbaycan ekonomik ilişkileri açısından özellikle enerji boyutu nedeniyle hem riske neden olmakta, hem de fırsat yaratmaktadır. Öyle ki, dış politikasında enerji faktörünü stratejik araç olarak kullanan Rusya Azerbaycan'a kendi petrol ve gaz kaynaklarını komşu Kuzey Kafkasya aracılığıyla Kuzey yoluyla nakletmek için baskı yapmaya çalışmaktadır. Daha önce Bakü-Ceyhan petrol boru hattının çekimine engel olmak için Moskova tarafından gündeme getirilen bu nakil yolu, şimdi de Şahdeniz gazının Rusya vasıtasıyla taşınması için gündemdeki yerini korumaktadır. Diğer taraftan Kuzey Kafkasya vasıtasıyla Rusya yolunun varlığı Azerbaycan'ın enerji kaynaklarının satışı ve naklinde diğer aktörlere karşı manevra olanaklarını güçlendirmektedir.
Devam edecek ...
KAFSAM analisti ve ADİU Tudifak Öğretim Üyesi Dr. Nazım CAFERSOY
(www.qafsam.org)
MRA

Rusya'nın Kuzey Kafkasya Politikası ve Azerbaycan – 8


16.05.2011 16:30 Yerel saatı | 13:30 Dünya saatı
Kuzey Kafkasya: Riskler ve fırsatlar - 4
d) Jeokültürel risk ve fırsatlar - 1
Uluslararası ilişkilerle ilgili bilimsel literatürde yeni sayılabilecek " jeokültür" (Geoculture) kavramı genellikle tarih, etnik unsur ve din birleşenlerini de içeren "kültür"ün uluslararası siyasete ve uluslararası ilişkilere etkilerini nitelemek için kullanılıyor. Genelde küresel siyasette ve uluslararası ilişkilerde kültür unsuru son dönemlerde ciddi önem arz etmeye başlamıştır. Özellikle de, ideolojiye dayalı iki kutuplu sistemin 1991 yılında dağılmasından sonra iç politika ve uluslararası ilişkiler alanındaki gelişmelerin önemli unsurlarından biri gibi kültür faktörüne hem pratik, hem de teorik açıdan büyük önem verilmektedir. Bu eğilimin güçlenmesinde soğuk savaş sonrasında uluslararası sistemin ve devletlerarası ilişkilerin geleceğini jeokültürel unsuru kabartarak anlatmaya çalışan Francis Fukuyama’nın "Tarihin Sonu" (1989) ve Samuel Hantigton’un "Medeniyetler çatışması" (1993) tezlerinin büyük etkisi oldu. Bu eğilim 11 Eylül saldırılarının ardından pratik bağlamda da etkinliğini güçlendirdi.
Rusya açısından da jeokültürel faktör tarihin dış politikada önemli etki araçlardan biri olarak kullanılmıştır. Rusya'nın genişleme stratejisinde "tarihi Rus topraklarının birleştirilmesi" ve “Slav dayanışması” tezleri etnik faktörün, "üçüncü Roma teorisi" ve "Ortodoks dayanışması" tezleri din faktörünün, Karadeniz'in Rusya Çarlığı, SSCB ve Rusya Federasyonu dış politikalarındaki azalmayan önemi diğer faktörlerle birlikte tarih unsurunun etkisini gösteren önemli örnekler sayıla bilir. Hatta SSCB'nin komünist ideolojiye uluslararası ilişkilerde verdiği önem de dış politikada jeokültürel faktöre ne kadar önem verdiğinin örneği gibi değerlendirilebilinir. Rusya Federasyonu’nun kendi ulusal güvenlik ve dış politika konseptlerinde eski Sovyet mekanına birinci derecede önem vermesi de jeopolitik, güvenlik, jeoekonomik boyutların yansıra, Rus-Sovyet kültürel mirasının mirasçısı olmak iddiasının bir sonucu olarak nitelendirilebilir. Rusya Federasyonu post Sovyet ortamdaki Slav-Rus azınlıklara hamilik etme girişimleri ve/veya Rusçanın etkisini sürdürmesi, Rus televizyonlarının bölgede Sovyet dönemindeki gibi yayınlarının davamı ve ya diğer kültürel miras örneklerini korunması yönündeki çabaları da bu yaklaşımın pratik sonucudur.
Kafkasya çerçevesinde ise Rusya'nın bölgeyi ele geçirme ve bölgede halen devam eden güçlenme faaliyetlerinde öncelikle Gürcüler, sonra ise Ermeniler vasıtasıyla Hıristiyanlık faktörünü kullandığı yaygın kanaattir. Ayrıca dünyanın en büyük topraklarına sahip Rusya'nın yaklaşık 0,11 oranını teşkil eden küçük Çeçenistan'ı kaybetmemek için gösterdiği ısrarlı ve insani açıdan hayli “maliyetli” girişimlerde de “toprak kaybının kabul edilmemesi” ile Kafkasya'nın “Rusya'nın yumuşak karnı "olduğu yönündeki tarihi sendromlarının etkileri kendini açıkça göstermektedir.
Bu açıdan Kuzey Kafkasya bölgesi yazının önceki bölümlerinde yer alan faktörlerle birlikte jeokültürel açıdan da Rusya-Azerbaycan ilişkileri için önemli makamlardan biri sayılabilir. İki ülke arasındaki ilişkilerde Kuzey Kafkasya’nın jeokültürel açıdan rolü tarih, etnik unsur ve din unsurları açısından değerlendirilebilir.
Öncelikle tarihi açısından jeokültürel boyut Kuzey Kafkasya bağlamında Rusya-Azerbaycan ilişkileri için risk teşkil etmiş ve fırsatlar yaratmıştır. Tarihi açıdan Kuzey Kafkasya'nın Rusya-Azerbaycan ilişkilerinde yarattığı risk "karşılıklı güvensizlik sendromu" gibi nitelendirilebilir. Azerbaycan açısından bu sendrom Rusya'nın Kuzey Kafkasya’da güçlenmesinden sonra kendisinin de Rus işgaline uğraması anlamını taşımaktadır. 19. ve 20. yüzyılların başlarındaki tarihi olaylara dayanan bu bakış açısı Azerbaycan'ın Rusya'nın emparyal çabalarına karşı Kuzey Kafkasya'yı doğal müttefik olarak görmesine ve onunla ortak pozisyon almasına neden olmaktadır. Bu yaklaşımın örnekleri 19 yüzyılın başında Rusya'nın bölgeye girişi, Azerbaycan Halk Cumhuriyeti döneminde (1918-1920), SSCB döneminde (örneğin askeri hizmet sırasında, özellikle Ruslara karşı) ve 1991 yılından sonraki dönemde bazen açık, bazen de üstü örtülü biçimde kendisini göstermiştir. Yine Azerbaycan güreş ve boks milli takımlarında çok sayıda Kuzey Kafkasya kökenli sporcunun yarışması bu tarihi yakınlığın çağdaş yansıması sayılabilir. Rusya açısından da "karşılıklı güvensizlik sendromu" bağlamındaki Azerbaycan-Kuzey Kafkasya ortaklığı, "yumuşak karnı" olarak algıladığı güney sınırları açısından önemli rahatsızlık nedeni olarak algılanmaktadır. Bölgenin İran ve Türkiye gibi büyük güç, AB gibi küresel güç ve ABD gibi süper güç olma iddiasındaki aktörlerin ilgi çevrelerinde olması Rusya açısından bu tarihi ortaklığı daha da duyarlı hale getirmektedir. Bu çerçevede her iki ülkenin kendi bilinçaltı düşüncelerinde beslenen bu "karşılıklı güvensizlik sendromu" Rusya-Azerbaycan ilişkilerinde gerginleştirici etken rolünü oynamaktadır.
Diğer taraftan Azerbaycan ile Kuzey Kafkasya arasındaki tarihi ortaklık Rusya-Azerbaycan ilişkilerinin gelişmesi için önemli fırsat yaratmaktadır. Öyle ki, Rusya açısından Azerbaycan-Kuzey Kafkasya tarihi yakınlığı bu bölgenin sosyal ve ekonomik sorunlarının daha da ağırlaşmasına bir ölçüde engel olmaktadır. Nitekim Kuzey Kafkasya'dan çalışmak, yaşamak veya tedavi olmak için Azerbaycan'a gelenlerin sayısı hiç de az değil. Azerbaycan açısından ise bu süreç, tarihi ortaklığın yeni unsurlarla daha da güçlendirilerek sürdürülmesi olanağı yaratmaktadır.
Devam edecek ...
Dr. Nazim CAFERSOY
Kafkasya Uluslararası İlişkiler ve Stratejik Araştırmalar Merkezi (QAFSAM - www.qafsam.org) analisti
F.V

Azerbaycan'ın Stratejik Konumu ve Türk Dünyası - 3


12.05.2011 15:30 Yerel saatı | 12:30 Dünya saatı
3. Azerbaycan`ın Jeoekonomisi
Azerbaycan’ın strateji konumunun belirlenmesinde üzerinde durulması gereken bir başka önemli boyut jeoekonomidir. Bu çerçevede enerji faktörü özel önem arz etmektedir. Uluslararası ilişkilerde enerji mücadelesinin arttığı son dönemlerde Azerbaycan, hem dünyadaki toplam petrol rezervlerinin yaklaşık yüzde 0,5-ne (üretimin 1,3 %) ve doğal gaz rezervlerinin yüzde 0,7-sine (üretimin 0,5 %) sahip ülkedir (BP 2010 Energy Report). Yine Azerbaycan Avrasya coğrafyasında güçlenen enerji mücadelesinde Rusya ve İran dışında kalan alternatif enerji koridoru üzerindeki mühim geçiş noktalarından biri konumundadır. Bakü-Ceyhan petrol ve Bakü-Erzurum doğal gaz hatları ile somutlaşan ve Şahdeniz gazı ve NABUCCO kimi projelerle daha da güçlendirilmeye çalışılan bu durum, klasik güç değerlendirmelerine göre esas itibariyle “küçük güç” kategorisinde değerlendirilebilecek Azerbaycan’ın uluslararası sistemdeki yerini daha da önemli kılmaktadır. Enerji ihracatının sağladığı büyük gelirlerle konumu güçlendiren Azerbaycan’ın jeoekonomik konumunun şekillenmesinde onun başta bölge ülkeleri ve Batı ile ekonomik ilişkilerin de özel önemi var. Bu çerçevede Azerbaycan’ın Batı, Türkiye ve Orta Asya ile ilişkileri enerjiden, Rusya ile ilişkilerini oraya çalışmak için giden ve sayıları kimi rakamlara göre 2 milyonu bulan Azerbaycan Türklerinden, İran`la ilişkileri bu ülkenin Ermenistan`la geliştirdiği ekonomik ilişkiler ve ambargo altındaki Nahçıvan Özerk Cumhuriyeti faktöründen bağımsız değerlendirmek mümkün değil. Benzer şekilde Azerbaycan için Türkiye ile ilişkilerde Nahçıvan`ın durumu ya da, Gürcistan’ın uluslararası pazarlara enerji koridoru konumu göz ardı edilmez. Yine enerji ihracatının sağladığı büyük gelirlerle önemli sermaye birikimi elde eden Azerbaycan devlet petrol şirketi (SOCAR) aracılığıyla Gürcistan, Türkiye ve Romanya gibi ülkelere yaptığı yatırımlarla jeoekonomik etkisini güçlendirmektedir.
4. Azerbaycan`ın Askeri Gücü
Azerbaycan’ın strateji konumun şekillenmesinde askeri gücünün durumu da değerlendirmeye alınması gereken bir başka husustur. Rusya imparatorluğu zamanında askere alınması önce yasaklanan, sonra ise sınırlı izin verilen ve SSCB döneminde ise esasen geri hizmette görev yaptırılan Azerbaycan Türkleri bakımından yeni milli devlet inşası ve Karabağ savaşı bağlamında askeri güç faktörü özel önem arz etmektedir.
Kendi tarihi geleneğini Azerbaycan Halk Cumhuriyeti’nin 26 Haziran 1918 tarihli milli ordu kurma kararı ile başlatan Azerbaycan ordusu 1990-lı yılların başında Moskova’nın Ermenistan’a desteği, olumsuz tarihi mirasın etkisi ile iyi örgütlenememe ve iç siyasi karışıklıklar nedeniyle Karabağ savaşının ilk aşamasını kaybedişinin olumsuz mirasını üzerinden atmağa çalışıyor. Bu anlayışın izlerini Azerbaycan parlamentosu tarafından 8 Haziran 2010’da kabul edilen askeri doktrininde görmek mümkündür. Ermenistan'ın esas güvenlik tehdidi gibi belirleyen doktrin ülkeye karşı mevcut tehditler karşısında ordunun görev ve sorumluluklarının genel çerçevesini oluşturmaktadır.
Azerbaycan ordusunun 67 bin asker ve 300 bin kişilik rezervistden oluştuğu tahmin edilmektedir. Taşkent'te 15 Mayıs 1992 tarihinde imzalanan ve BDT ülkelerinin Avrupa Konvansiyonsal Kuvvetler Anlaşmasının uymasını sağlayan anlaşmaya göre, Azerbaycan`a diğer Kafkas ülkeleri ile eşit silah ve askeri araç kontenjanı verilmiştir: 220 adet Tank, 220 adet Zırhlı Muhabere Aracı (BTR), 124 adet Zırhlı Personel Taşıyıcı (BMP), en fazla 285 adet 100 kalibreli top, 100 adet askeri uçak, 50 adet saldırı helikopteri. Azerbaycan'ın toplam yüzölçümünün Ermenistan ve Gürcistan'ın toplamından fazla, nüfusunun her iki ülkenin toplamına neredeyse eşit olması, Azerbaycan’ın SSCB bütçesine verdiyi katkı ve AKKA üyesi olmayan İran’la uzun sınırları gibi etkenler dikkate alındığında sırf objektif koşullar bakımından bu paylaşımın adil olmadığı açıkça görünmektedir.
Güçlü ordu oluşturmak için yavaş da olsa NATO kıstaslarına uygun reform yapmaya çalışan ve modern silahlar alan Azerbaycan büyük askeri harcamalar yapmaktadır. 2003’te sadece 135 milyon dolar askeri savunma bütçesi olan Azerbaycan'ın savunma harcamalarının 2011 yılı devlet bütçesinde Ermenistan yıllık toplam bütçesinden bile yüksek, yani 3,287 milyar dolar (2 630 169 341 manat) olarak belirlenmiştir.
Özetle, Azerbaycan’ın strateji konumu jeopolitik, jeokültürel, jeoekonomik ve askeri güç unsurları çerçevesinde şekillenen ve uluslararası sistemin İran ve enerji etkenleri nedeniyle kısmen küresel ve önemli ölçüde de bölgesel dengelerinin belirlenmesinden etkilenen karaktere sahiptir.
Bitti
Dr. Nazim CAFERSOY Kafkasya Uluslararası İlişkiler ve Stratejik Araştırmalar Merkezi (QAFSAM - www.qafsam.org) analisti

MRA